adres değişkliği

18/11/2009 · Kategori: alintilar

Merhaba;

yeni blog sayfam   cengizchefikir.blogspot.com dur. İlginize, bilginize...

SAVAŞIN EDEBİYATI; IRKÇILIK, CİNSELLİK

29/10/2009 · Kategori: edebiyat

      

Son aylarda kimimizin “demokratik açılım”, birilerinin “milli birlik”; yine bir başka birilerinin “yıkım projesi” diye adlandırdığı bir süreçten geçince şaşkınlıkla bu süreci izleyip akraba-arkadaş ortamlarında yorum yapmanın hazını pek alamadım. İşin doğrusu o kadar çok kişi bu konuda fikir belirtiyor ki bir süre sonra bu projenin tarafları ve muhalifleri fena halde sıkıcı gelmeye başlıyor. Hilal Kaplan’ın http://www.taraf.com.tr/makale/8175.htm adresindeki yazısını tüm bu sıkıcı yorumlar, tartışmalar ve değerlendirmeler dışında okunabilecek sıkı bir karşı koyuş olarak değerlendiriyorum. “Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.” Ayetiyle konunun tüm çarpıcılığını özetlemiş Hilal Hanım. Saygılarımı sunuyorum. Acaba Hilal Hanım’ın savaş karşısındaki bu tutumunu Kate Millet’in; her türlü gerici eril, ırkçı, militarist baskılara karşı duruşuna benzetsem kendisi bunu bir iltifat mı yoksa hakaret mi olarak anlar? Belki de İslamcı gelenekten çıkıp kadın kimliğini gizlemeden ve kadın olmanın zorluklarını yaşayan yeni yeni filizlenmeye başlayan bu aydın duruşa özlem duyduğum için Kate Millet ile Hilal Hanım arasında bir bağ kurdum. Umarım niyetimi anlar…

     Norman Mailer’in eskiden okuduğum bir romanı vardı. (Artık okumaya üşeniyorum, okumak bana günlük saplantılarım, işsizliğimle alay etmek, boş zamanlarımın önemli bölümünde Simon De Beauvoır kalçalarını düşünmek kadar haz vermiyor. Bunun herhangi bir toplumsal koşulla ilgisi yoktur. Bu, benim hanzoluğum) Norman Mailer’in “Çıplak ve Ölü”sünden söz ediyordum. (Bu arada Norman Mailer’in Vietnam Savaşı karşıtı gösterilere katıldığını falan Kate Millet’in bir eserinden öğreniyorum, oysa bu barışçıl kimliğinin altında çokça eleştirdiği Amerikan şizofrenyası yatarmış.) Neyse konumuz Amerikan şizofrenyasından  ziyade “kahraman” kültüyle yaratılan ırkçı, hasta ve kadın düşmanı karakterlerin edebiyatı…Sözünü ettiğim romandaki kahramanımız Çavuş Croft (lara Croft’un bu karakterin tersi olup olmadığı hakkında bilgim yoktur.) Croft’un yaşamının büyük bir bölümü öfke içinde geçer. (Muhtemelen ebeveyn ayrılığı ya da kız kardeşi falan Los Encilis’ta oruspu olmuştur.) ABD’li sendika düşmanlarının kışkırtmasıyla büyük kriz döneminde delikanlı Croft, grevci bir işçiyi öldürürken, onun ölümünü bir köpeğin can vermesini izlemesi zevkiyle izler. Croft için 1932’de greve giden bir işçi köpek sürüsü gibi kuyruksallayan bir oruspudan farksızdır. (Günümüz Türk ırkçılarının Kürtlere düşmanlığını sergiledikleri durumlarda, Kürt kadınlarının epilasyon özürlü kıllı yaratıklar olduğu, bir dişi köpek gibi doğurgan olduğu repliği sanırım tam da şu bölümde belirtilmeli.) Filipinlerde lojisitik destekten yoksun kalan Japonlar, artık Çavuş Croft için bir bayram arifesi gibidir. ( Türk ordusu ve PKK arasındaki çatışmalarda kulak kesen, kesik kulak biriktiren, cinsel organ kesen gerilla ve askerlerin de ruh halleri bu bölümde hatırlanmalıdır) Croft, bir tutsağı kurşuna dizerken içindeki enerji yıkıcı ve öldürücü bir patlayıcıya dönüşmüştür. Kendi kendine bir dünya kuruyor, bu dünyanın anlı şanlı bir kahramanı oluyor. Croft’un tüm hakaretleri kadın zayıflığı üzerinedir. Tüfeği tutukluluk yaptığında “kocakarı kılıklı tüfek”; alt rütbelilere hakaret ettiğinde “Allahın belası kadın sürüsü.”; düşman esirlere hakaret ettiğinde “sizi oruspu kılıklı paravanlar” gibi ifadelerle hayat bulan militarist bir güç vardır. Tabi bir süre sonra öğreniyoruz ki Croft’un bu eril ve ırkçı eğilimlerine sebep cinsel öfkedir. Eşi aldatmıştır bu herifi. (Eşinin bir Japon’la veya Kızılderili’yle aldatıp aldatmadığını tam hatırlamıyorum.)

   Croft bütün romanda faşizmin adeta kişilik olarak somutlaşmış halidir. Aslında bunu yetiştiren bir de General Cummings vardır ki aşk hakkındaki düşünceleri bizim yerli faşistlere örnek mahiyetindedir: “Kadını dize getirmeli, kadına boyun eğdirilmeli, ve onu parça parça etmeli.” Artık düşman kadının koca bir vajinasıdır ve erkeklik organı bu vajinanın içinde hedef arayan bir mermidir…Mailer, psikopat bir “kahraman” yaratmanın gururuyla vatansever Croft’u Amerikalılara müjdeler.  Kitabın son bölümleri alışılagelen vatanseverlik edebiyatından başka bir şey değildir. Norman Mailler sanırım hayranlıkla böyle bir karakter yarattı. Özel yaşantısındaki  bocalamalar bunu kanıtlar nitelikte. (Hangi eski subayı, savaşçıyı herhangi bir suçtan alın sorgulayın size ilk söyleyeceği şey kesinlikle vatansever olduğudur. Biraz daha sorgulayın bunun zorunlu olduğunu kanıtlamaya çalışır, kanıtladığına sizi inandırmazsa intihar eder…  Haklı mıyım acaba? Bu arada bunların intiharı Nilgün Maramara gibi ya da Plath gibi duygulardan değil; ölümlerinden sonra faşizmi daha güçlendirme eğilimidir.)

  Mailer, Cavuş Croft’u sarıp sarmalayan şiddetin, saldırganlığın ve ırkçılığın aslında hepimizi saran yüce bir duygu olduğunu bizi inandırmaya çalışıyor. ( Burada da Abdullah Öcalan ve PKK algısının yarattığı travmanın nasıl Çavuş CRoft’unkine benzediğini belirtmekte fayda görüyorum. “Onu bize versinler her gün bir parçasını keselim.” “PKKlileri, onların meclisteki işbirlikçilerini asalım ,keselim; kadın milletvekillerine tecavüz edelim” buna benzer onlarca örnek verebiliriz. Vatanseverlik…)

  Neyse sözü fazla uzatmadan bir generalin repliğiyle sonuçtan bir önceki paragrafı da yazayım:

“Ailelerinize kanla süslenmiş kol saatleri ve madalyalar getirin… Tabancam… Savaş… Ceplerinizde teröristlerin kulakları ve resimleri olsun istiyorum. Saçlarınızda briyantini, sikinizde  kurdele olsun istiyorum. Gözleriniz çakı gibi delip geçmeli… Savaş bir fahişenin en masum haline en erkek yanımızla saldırmaktır. Düşmanı eğmeli, onu bir fahişeye çevirmeli… Arabamı yıka Mehmet’im, operasyona çıkınca sırt çantamı taşı, Mehmet’im; Siz erat, geceden sırtınızdaki yirmişer kilo yükle dağ bayır  tırmanın, siz ki tarihe hükmetmiş, Çin Sed’ine kadar dayanmış bir neslin evlatlarısınız... Ne mutlu Türküm diyene yazan her tepede sevişmek istiyorum. Zafere uyanın, asla uymayın,  uyursanız ölürsünüz;asla barışmayın, barışırsanız da ölürsünüz…” ve uzayıp gider.

      Ertesi gün Mehmet!in kadın annesi ağlar, dövünür durur, oysa dün general, öldürmenin bir kadını düzmek kadar zevkli olduğundan söz etmişti.

                                          CENGİZ MAÇOĞLU

 

OKUMA ÜZERİNE NOTLAR; ELEŞTİREL OKUMA

28/9/2009 · Kategori: elestiri

    Okuma, genel bir eylemin adı olmasına rağmen ben daha çok metin okuma, metin anlama ve metin eleştirme işine değineceğim. “Eleştirel okuma nedir, ne değildir?” Montaigne, “Dayanamadım okudum.” der. Montaigne’in denemelerini okuyanlarımız belki hatırlar; günlük alışkanlıklarımızdan tutalım da önemli insanlık sorunları üzerine yazarken hep okuduklarının birikimini görürüz Montaigne’de…Bu bilgenin bildiğimiz ve günümüze gelen tek kitabı da “Denemeler” adlı eseridir. Yazarın, “ kendi dışına çıkma"  diye adlandırdığı okuma etkinliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

    Belki de okuma eyleminin anahtarı bu “kendi dışına çıkma” eyleminin ta kendisidir. Okumayı aşk haline getirmek de insanın kendi dışına çıkmasının bir ifadesi olsa gerek. O halde kitap okumak bir tür şevkle yapılan gezidir. Ağaçların, çiçeklerin, böceklerin, suların kaynaştığı bir bahçeye gittiğinizde ne hissediyorsanız yeni bir kitapla tanıştığınızda da onu hissederseniz. Ama şu var ki yabancısı olduğunuz bu enfes bahçeye ikinci defa gittiğinizde artık gözünüz çokça ağaç, çiçekten ziyade daha alımlı, daha çekici rengarenk birkaç nergis, birkaç sümbül, bir de meyvesine hamile vişne ağaçlarının, Cehov’un benzetmesiyle “ bir gelin gibi beyaza bürünmüş vişne ağaçlarının mayıs ayındaki görünümü” size çekici gelecektir. Montaigne, bu sırrı keşfetmiş ki dönüp dolaşıp tekrar tekrar okumuştur aynı eseri. Sabahattin EYUBOĞLU, Montaigne’in hocası Sokrates'i Platon’dan daha iyi anladığını iddia eder, çok da haklıdır. Bu; sabırla, inatla, zevkle, neşeyle her sabah uyanıp az önce bahsettiğim bahçeye gitmeye benzer. Her defasında yenilenen düşüncelerle… Bunca cümleyi eleştirel okumanın “ Bir metnin içeriğini, üslubunu ya da yazarını sadece olumsuzlamak” olmadığını belirtmek için yazdım.

    İyi de Montaigne, yazılarında devrime, yeniliğe, yıkıcılığa karşı sözler etmiştir, o halde aydınlanma karşıtı biridir.”diye itiraz edilebilir. Ne yalan söyleyeyim,  bende de böyle bir itiraz gelişmişti. İlk etapta bilge insanların “bir gül yaprağı kadar nazik” ruh haline verdim. Ama kesinlikle şunu anladım ki karşı olunan şey yenilik ya da devrim değil, karışıklıktır. Karışıklığı da bir yere kadar kabul edilebilir görmesine rağmen neredeyse kıyameti aratmayan Avrupa’daki baş döndürücü gelişmeler ve çatışmalar karşısında hümanist yanını ortaya koymuştur. Tolstoy için de böyle bir tespitte bulunsam sanırım, yanılmış olmam. Yine krallığa ve kiliseye karşı geliştirdiği bağlılık ve saygıyı da yazdığı “Denemeler” ile yerle bir etmiştir. Çok garip bir şekilde Denemeler, aynı zamanda aydınlanma düşüncesinin gericiliğe karşı en keskin kılıç işlevini görmüştür. Ömrümüz boyunca bir düzene karşı böyle bir ironi tasarlasak sanırım hakkından gelemeyiz.

    “Bir metinde içtenlik, alçakgönüllülük olmak zorunda mı? Okurların bir yazara ya da metne çok hoş,çok içten yazılmış, deme hakkı var mı?”Yazının başında "kendi dışına çıkma" eyleminden söz ettim. Belki ilk etapta bu içtenlik, samimiyet bir yazar sorunu gibi görünse de biz okurlar için temel sorun, metnin içeriğiyle özdeşlik kurmaktır. Zizek’göre, (1) özdeşlik kurmak, imgesel ve simgesel özdeşleşme  “kendi kendimize hoş görünmek isteğimizle, olmak istediğimiz şey” arasındaki ilişkidir. Bir tür ego dışavurumudur. Şişirilmek istenen egodur. Belki de Zizek, her okuduğumuz romanın ak pak kahramanı ya da bir şiirin idealize edilmiş kadını olma isteğimizi böylesi bir psikanalist ifadeyle açmıştır. Okuma eyleminde bu paradoksu ihmal etmek bir süre sonra okumayı sıkıcı hale, çekilmez hale getirebilir. Şöyle ki; Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı olma isteğiyle aslında kendi değersizliğimizi teşhir etmiş oluyoruz. Savaş koşullarında belki de son derece subjektiv niyetlerle yaratılmış kurmaca bir tip karşısında kendi toplumsal konumumuzu ya da şartlarımızı iyi analiz edemiyoruz demek. Yine, Sabahattin Ali severlerin Kuyucaklı Yusuf ile özdeşlik kurmaları da okurlar açısından bir problem olarak gösterilebilir. Lise yıllarımda Nikolay Ostrovski’nin (2)“Ve Çeliğe Su Verildi” adlı romanını okumuştum. Sosyalist öğretiye gönül veren gençlerin neredeyse başucu kitabı. Ana karakter Pavel Korçagin’in davranışlarını taklit etmeye kadar gitmiş, iyi bir devrimci olmanın neredeyse temel kriterlerini onda bulmuştum. Bu giderek beni çelişkili davranmaya, arkadaşlarımın davranışlarını yadırgamaya kadar götürmüştü. Ostrovski’den söz açılmışken, açık bir otobiyografi romanı yazmıştır diyelim. Bana öyle geliyor ki Sovyet Yazarlar Sendikası’nın Stalinci çizgisinin ısmarlama romanıdır. Kötülüklerden arınmış, ilkel birliktelik dürtüsüyle ama dürüst biri olarak somutlaşan Pavel’in kişiliği, baştan sona devrim için fedakar olmayı, tüm varlığından vazgeçmeyi öğütler.. Şimdi sorun, otobiyografik bir romanda kendisi de devrimci eylemlerde bulunmuş bir yazarın Pavel üzerinden kendini anlatması ne kadar tutarlı olur, sorunudur. Türklerin ulusal edebiyatında da buna benzer romanlar, öyküler, şiirler çoğunluktadır. Ömer Seyfettin’in bu konudaki eleştirel okunmaları için Halil Berktay’ın Taraf gazetesindeki yazılarını önerebilirim. Bir ideolojinin tarihsel kökeni ve çerçevesinin ötesine taşınmasında, sanat ve edebiyat çok etkili. Bir insanlık ânını alıp zamanın dışına çıkarıyorsunuz. Mehmet Âkif 1915’te “Çanakkale Şehitleri”ni yazdı, 1921’de İstiklal Marşı sözlerini. Birincisi hayli somuttur: Boğaz Harbi, Marmara, donanma, bomba şimşekleri, siper, nefer, binlerce lağam, sayısız tayyare, gülle yağan mermiler, çelik tabyalar, alevden seller yer yer manzum röportaj havası yaratır (ve şiiriyeti aşağı çeker). İkincisi ise, aynı deneyimi çok daha soyut ifadelerle başı sonu belirsiz bir tarihe yayar, konjonktürü kalıcı kılar: alsancak ve en son ocak, hürriyetimize zincir vuracaklar, Garbın çelik zırhlı duvarları, medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar. Onun için her “Korkma sönmez”de 20. yüzyılın ilk çeyreğini bugünmüş gibi duyumsar; bitmek bilmeyen “mazlum ulus”luğumuzu yeniden yaşarız. Zaten budur istenen. Aynı şekilde, 2002-2007’de ulusalcılık törenlerinin odağındaki Onuncu Yıl Marşı bizi tekrar, “bütün dünyanın saydığı Başkumandan” dönemine götürür. “Bütün başlardan üstünlük” inancımızı pekiştirir. Cumhuriyet’in erken aşamalarının tartışılmaz, karşı konulmaz ideolojik hegemonyasını restore eder.” Halil Berktay hoca, sanırım demek istediğimi en net biçimiyle ortaya koymuştur. İçtenlik dediğimiz şey, sakın ideolojik-politik ısmarlamalar olmasın? Kuyucaklı Yusuf belki batılılaşma tezlerine karşı eleştirel, gerçekçi bir tiptir, ama sonuçta onun da zorbalığı meşru kılmak isteyen bir yanı vardır.

    İşte öğretmenlerimizin en çekilmez öğütleri “Çocuklar kitap okuyunuz, özetleyiniz, okumak insanı medeni kılar.” Aslında bir kitabın insanı medeni kılması, aydınlatması gibi iddiası yoktur. Az evvel sözünü ettiğimiz ısmarlamacılığın böyle bir işlevi vardır, ama bu işlev giderek karşıtını geliştirmektedir. Sovyet dönemlerinin Ostrovski hayranı çocukları, yakın zamanda, kaçakçılığa, insan tacirliğine ve envayi suça bulaştılar. Yine bizim Cumhuriyet döneminin “aydınca düşünen iyi çocukları, aynı tür edebiyat ve metinlerle büyüdüler, ama giderek toplumsal ve siyasi suçların Ergenekon’una dönüştüler. Yine ilmihal ve İslami metinlerindeki çocukların durumu da… Oysa tüm bu yazar egolarının, kaygılarının dışında kalan pek çok yazar( Turgenyev, Puşkin, Cehov, Cemal Süreya, Edip Cansever, Sait Faik ve onlarcası) daha nitelikli eserler verebilmiştir. Fakülte yıllarımda Sait Faik için İngiliz taklitçisi ve eş cinsel diyen hocalarımı da aslında eleştiri konusu yapmak isterdim… Bu paragrafın son cümlesi de sağcı ideolojilerin nasihat konusundaki becerikli tarafını lanetlemek olsun.

                                    Cengiz MAÇOĞLU

    Dipnotlar:

1. Slavoj Zizek: Sloven Marksist sosyolog, filozof ve kültür eleştirmeni.

Ljubljana, Slovenya'da (o tarihte Yugoslavya'nın bir bölümüydü) doğdu. Felsefe doktorasını Ljubljana'da aldı ve Paris Üniversitesi'nde Psikanaliz eğitimi gördü. Batı ülkeleri tarafından saygı görmesinden ötürü sosyalist Yugoslavya'da fazla baskıya maruz kalmadığını belirtmektedir. 1990 yılında Slovenya Cumhuriyeti Başkanlığı için Slovenya Liberal Demokrat Partisi'nin adayıydı.

Žižek popüler kültürün yeniden okunmasında Jacques Lacan'ın çalışmalarını kullanmasıyla ünlüdür. (Google bilgisi)

2. Nikolay Ostrovski: Rus dramaturg ve oyun yazarı (1823-1886)

 

 

                                  BLOG OKURLARIMA

      Blog okurları derken en başında değerli yorumları ve katkılarıyla Bestenegar adlı okurum gelir. Yazılarımı eleştirmen titizliğiyle okuyup irdeleyen hem öznel düşünceleri hem de bu düşüncelerini destekleyen alıntılarıyla nazarımda özel bir okuyucudur. Sabrı ve inatla blogumu takip etmesi de bana heyecan vermektedir. Kendisinin sinema konusundaki birikimlerinden de yararlandım. Halk Düşmanları adlı filme yönelik yaptığı eleştiri hem blog okurlarınca hem de nezdimde önemli beğeni kazanmıştır. Blogumda ulvi amaç taşamdığımı belirtmek isterim. Kimi zaman okuduğum gazetelerdeki tek tipliğe, kimi zaman da yaşamımızın her alanını neredeyse işgal eden, restore edilmiş güya aydın, güya yazar, güya siyasetçi kişiliklerin fazlalığına ve gereksizliğine işaret ettim. Kaygısızm, daha çok yorum ve eleştiri beklediğimi de belirtmeden geçemeyeceğim.

     Martı adlı okuruma; sanırım yukarıdaki yazı neler okuyabileceğiniz ve nasıl okumanız gerektiği hakkında referans oluşturmuştur. Ayrıca beğeniden ziyade kendi düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi de yazarsanız sanırım bir tartışma platformu yakalyacağız.

“SOYSUZLAR ÇETESİ”NDEN SOYLU ELEŞTİRMENLERE

10/9/2009 · Kategori: kultur_ sanat

   Ve nihayet “Soysuzlar Çetesi” benim de eleştiri alanıma girdi. Anlı şanlı sinema eleştirmenlerimizin akademik-makale tarzındaki eleştirilerinden ziyade izleyici yorumlarını daha çok önemsedim. Beş gün arayla iki defa izleyince iki grup izleyici tepkisiyle karşılaştım. İsterseniz sanatı algılama ve yorumlama biçimi üzerine az da olsa, kıt da olsa “alımlama estetiği” diye bir konudan söz edelim.

  Bir sanat ürününün anlamı ürün içerisinde hazır yiyecek gibi sunulmaz, eserin tamamına parça parça yayılmış ipuçlarından hareketle izleyici ya da okuyucu ya da yorumlayıcı metnin(ürünün) derin anlamını yani arka planını değişik tarihsel göndermeler ve bilgiler, birikimler yoluyla kendisi oluşturur. Ya da oluşturmalıdır diyerek öznel yargılı be gereklilik cümlesi kuralım. İşte okurun ya da izleyicinin kendisince oluşturduğu bu derin anlam olayına biz alımlama estetiği diyoruz. Sahne sanatlarında öteden beri üç ana alılmamadan söz edebiliriz. Klasik alılmama(özdeşlik kurma; bir ideolojik alanın bütün pozitif içeriğiyle bütünleşme)… Modern alımlama ( bir ideolojik alanın içeriğini kişinin işine geleni ayıklayıp sahiplenmesi ve koruması)…Post modern alımlama ( bir ideolojik alanın tüm içeriğine yabancılaşarak objektif tespitlerde bulunma)… Sanat ürünlerinde sözü edilen kişiler, konu edilen olaylar gerçek yaşam dünyasından olmayabilir; Kurmaca bir dünyanın öğeleridir onlar. Ama bu kurmaca dünyanın gerçek yaşamınkine benzeyen standartları,  yaşam biçimleri, inanışları söz konusudur. Kurmaca eser dış dünyayı olduğu gibi yansıtmadığı için gerçeklikle ilişkisi, metin dışı tarihsel, toplumsal, kültürel birikimlerde aranmalıdır.  Kurmaca eserin gerçeklikle ilişkisi ideoloji yönündendir.

    Sinemanın ideolojik unsurlarla bağlantısı birkaç yıl öncesine kadar daha net görülebiliyordu, ama sinema teknolojisi, sinema metni, ve sinema oyunculuğu kalitesi geliştikçe iç içe geçmiş ideolojik unsurlar ayrıştırmada kafa karışıklığı yaşıyoruz ve söz konusu eserin arka planını görmekte zorlanıyoruz. Bir kişi “Bizi güçlü yapacak olan ancak ve ancak güçlü devlettir.”tezine inanıyorsa milliyetçi yönelimli bir izleyici, okur, eleştirmen ya da çevreci” olur. (Burada güçlü ordu güçlü Türkiye sloganındaki saçma faşist art-planı lanetlediğimi de belirtmeden geçemeyeceğim, bu slogan sahipleri de tüm sanatsal ve sinemasal çalışmaları öldürme ve ölme olayını romantize etmenin de ötesinde şiddeti kitlelerin normal kabul edebilecekleri bir indirgemeciliğe dönüştürürler.)Sanatın günümüzdeki toplumsal etkilerini kapitalizmin masalı olarak gören kişi ise sosyalist bir eleştirmen, izleyici, okur ya da çevrecidir. Muhafazakar biri de sanatın ya da sinemanın ancak “kendi köklerimize sıkı sıkıya sarılmakla” kurutulacağına inanır. Kadının sanat ve sinemada hak ettiği yeri alması gerekir ki toplumsal estetik gelişsin mantığını sürdüren feministlere de böyle bir göndermeyi farz sayıp asıl konumuza dönelim.

   İşte her karesinde Tarantino’nun kendi estetiği sinmiş bir sinema filmi; “Soysuzlar Çetesi”… İkinci izleyişimde filmin Türkçe çevirisinin “Şerefsiz Piçler” olması gerektiğini söyleyen anlı şanlı Türk sevgilimin bu kaygısını da anlamlı görmüyor değilim. Filmi izleyen ve yorumlayanların çeşitli açılardan eleştirilerini dikkate alıp kendi estetiğimi oluşturma dışında hiçbir kaygımın da olmadığını belirteyim.

Görüş 1. Tam bir Tarantino Filmi ve Brad Pitt gişe amaçlı kullanılan sarı kafalı bir oyuncu, elit entel filmi.

Karşıt görüş(Benim görüşüm): Tarantino, modern dünyanın kalıpları dışında sinema olayına el atan ciddi bir eleştirmendir de aynı zamanda. Böyle bir yönetmenin sinema yaparken kendi mesajını çok izlenmişlik üzerinden vermesi kadar doğal bir şey olamaz diye düşünüyor ve az önce sözünü ettiğim modern ayıklamacılıkla “işine geleni gör ve öv, sana uymayanı tukaka göster” anlayışından olanın sıradan, ipe sapa gelmez eleştirisi diyorum. Kaldı ki bu tip izleyiciler genelde filmlerde eserin gerçeklikle birebir ilişkisini esas alırlar, yaşadıkları kafa karışıklıkları da aslında modern cehaletlerinde saklı. Sözgelimi, Türkiye’de Kürt sorununu anlatan bir film olsa ve bu filmin ana sorunsalı da “eşit şartlarda yaşamanın sancıları” olsa muhtemelen bin bir inkârla filmin tüm havasını şu veya bu nedenle reddetme telaşına girerler. (Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet eleştirilerine bakınız.) üzerinde pek durulacak eleştirileri değildir.

Görüş 2: Hayatımda izlediğim en kötü üç filmden biriydi. Dağınık, izleyiciyi tamamen yok sayan, kendi egolarını tatmin etmeye çalışıp bunu başaramayan bir yönetmen işi.

Karşıt görüş (Benim görüşüm): Hayat ya da sanat ya da bambaşka bir insani etkinlik bu tip izleyiciler açısından siyah ya da beyazdır. Yaşadıkları zihinsel tembellik bunların temel sorunudur. Oysa ciddi bir sinema izleyiciliği olsa Tarantino’nun çok parçalı ve bir o kadar da çok dağınık konularını nasıl 158 dakikalık bir zaman diliminde toparladığını görür. İşte Klasik alımlamanın esir aldığı zihin tembeli çocukça bir bakış açısı. Oysa zaman kırılmalarıyla enfes anlatımlarla ortaya konan yüzlerce film ya da edebiyat metni vardır. Sondan başlayıp parça parça geriye giden yığınlarca eser vardır. Zaten birkaç bölümden oluşan film bir çatı altındaki muhteşem finaliyle konuyu toparlamış. Tabi 2.Dünya savaşı temalı filmlere göndermeleri de bu bölümlemenin gerekçeleri olabilir. “Sinema tarihindeki birçok yapıttan ödünç alınmış kadrajlar, üsluplar ve göndermelerle dolu bir seyirlik.”

Görüş 3: "Tarantino filmlerini herkes anlayamaz ya da tam bir tarantino başyapıtı" diyen arkadaşların ne kadar Tarantino cahili olduğu ortada. Deathproof filminden sonra en kötü film olarak bu film gelir. Kendi ürünü olduğunu vurgulayabilmek için filme zoraki bir şeyler ekleme çabası, arada kalmış, yarı ciddi yarı Tarantino etiketi, Brad Pitt seyircisi çekme isteği derken son derece sırıtan bir film olmuş. Yahu kardeşim ne kasıyorsun kendini illa kendini imzanı filmden sonra değil de filmde mi atacaksın. Bu Tarantino bir tane ağır bir film çekemeyecek mi? Bari Nazi konulu bir film yaparken de azcık ciddileşemez mi bir insan evladı ? Konusu itibariyle hiç yaratıcı olmayan ve “Schnidlerin Listesi, Piyanist” ya da “Hayat Güzeldir.” filmleri varken niye bu kadar basit seviyede bir senaryoyla yeni bir Nazi filmi çekmeye kasmış Tarantino? seyirci bir türlü anlam veremedi gitti. Brad Pitt oynadığı kumarı kaybetmiştir. Bu filmden büyük para kaldırdı belki Tarantino ile el sıkışarak ancak oyunculuğu son derece gölgede kaldı.

Benim Görüşüm (Karşıt Görüş): Bu eleştiri ilk bakışta sanki sağlam bir izleyici görüşü gibi dursa da en arızalı izleyici görüşü ya da eleştirisi olarak göze çarpar. Bir defa çok bilmişliğiyle! Filmi beğenen izleyiciyi mi eleştiriyor, oyunculuğu mu eleştiriyor yoksa Tarantino çizgisini mi eleştiriyor, belli değil. Hani bu kadar yüksek perdeden yönetmen eleştirisi sahiden arıza zihin ürünü olsa gerek. Sanki sanatın her bir olayı olduğu gibi, en gerçekçi ciddiyetle vermiş olması gerekiyor ki sanat sayılsın mantığı. Bu da tipik modern ayıklamacılık mantığı. Sanatın binbir gösterme yöntemi vardır ki ironik göndermelerle gösterileni en etkilisi ve beğenilenidir. Her güldüğünüzde; gülünç bulduğunuz şeyin ille de komik olması gerekmiyor, acı çekerken bile gülebiliyorsunuz. Tarantino filmde ne yapmış? Bugüne kadar savaş filmlerinde gördüğümüz estetize edilmiş subaycılığın, kişiliğin ve nice anlı şanlı kahramanlığın gülünç de olabileceğini gözümüze sokmuş. (Bu tiplere göre Atatürk, yemez, içmez, sevişmez, karga kovalamaz, seks yapmaz, sıçmaz vs vs) Albay Landa’nın filmin ilk sahnesinde (Christoph Waltz) Perrier LaPadit’in evine mecburi ağırlanacak konuk listesinden girmesi esnasındaki süt içmesindeki tüm ayrıntıları gösterip adeta süt içerken geğiren, böğüren bir Alman subayı sanırım bu tiplerin zoruna gitmiş. Ya da Albay Landa’nın, Von Hammersmark’a (Diana Kruger) olan aşkının korkunç bir sonla gösterilmesi de bu tiplerin anlayamadığı bir albay kompleksinin “acaba kendi ordularındaki albaylara da sirayet etmiş midir?” endişesinden başka bir şey değildir.

    Bu arada çok ünlü şanlı gazeteci tayfası “Soysuzlar Çetesi’nin” gönderme yaptığı birkaç filmi saymış. Alın benden de bir katkı, henüz herhangi bir gazeteciden okumadınız. Bayan Von Hammersmark’ın İngiliz ajan teğmen Archie Hicox ve Soysuzlardan bir ekiple buluşması sahnesi Charlotte Gray filmine de bir göndermedir. Neler geçiyordu o filmde? “Senaryosu Sebastian Faulks'un 'Die Liebe der Charlotte Gray' adlı romanında uyarlanan film, İkinci Dünya Savaşı sırasında genç bir İskoç kadının yaşadıklarını konu ediyor. Charlotte Gray, İngiltere'de bir partide tanıştığı genç pilot Peter'a aşık olur. Ancak savaş devam etmektedir ve görev Peter'i beklemektedir. Peter'in uçağının Fransa'da düştüğü haberini alan Charlotte, İngiliz Özel Operasyon Birliği'ne katılır ve sevgilisini aramak için Fransa'ya gider. Burada Naziler'e karşı faaliyet gösteren komünist bir grupla karşılaşır ve grup lideri Julien'le yakınlaşmaya başlar.” Bu arada Charlotte Gray’i canlandıran hatun Katie Blanchet. Tarantino, bu filmde Yahudi Dreyfus ailesinin bir üyesinin adı da Cahrlotte’dir. Tabii, filmin ilk sahnesinde Dreyfus’ları aramaya gelen “Yahudi avcılarının” gösterilmesi de ilk dakikadan itibaren kovboy filmlerindeki yorgun yankeleri andırmakta ise de Yahudi ailenin “Dreyfuslar” diye adlandırılması da garip bir gönderme olabilir. Yüzbaşı Alfred Dreyfus da yahudiydi. Acaba Tarantino da kendini, Dreyfus Davasında Emile Zola olarak mı görüyor? Diye düşünmeden edemiyorum. Tarantino, bu andan itibaren biz izleyicilere “Siz şiddeti iliklerine kadar görmek istiyorsunuz, ben de size en hasını göstereceğim.”diyerek izleyiciyi aslında birey olarak kendisiyle yüzleştiriyor. İşin özeti bu. Hepimiz görmek isteğimizi görüyoruz, gülmek isteğimize gülüyoruz, ağlamak istediğimize ağlıyoruz. “Walkyrie Operasyonu” filmine gönderme ve Kino Operasyonu ile bu göndermeyi gülünç olarak göstermek da işin başka boyutu. Eminim ciddi savaş sahneleri isteyenler, aslında hayranlık duyduğu kafa derisi yüzenler, beyzbol sopasıyla adam öldürenler ve bir yığın Alman’ı bir sinema salonunda yakan genç ve küstah Yahudi kız Sosshanna’nın hislerinin tercümanı olmuşlardır. Doya doya içlerindeki canavara duygu içirip patlatmışlardır.

Filmdeki uzun diyaloglar ve bu diyalogların içeriği tek bir kelimesi bile kaçırılmayacak derinlikteydi. Hele şu İngiliz ajanlarıyla Alman askerlerinin oyun oynadıkları bardaki diyaloglar olağanüstüydü. Hitler’in, Gobbels’in, Bormann’in Görüng’in aynı mekanda öldürülmeleri ise epey iç rahatlatıcı,… İnsan düşünmeden edemiyor, acaba bu Hitler egosundaki çağımızın savaş çığırtkanlarını bir yerleşkede mi toplamalı diye…!

    Söz konusu film üstüne çokça eleştiri yapıldı gazetelerde, dergilerde, bloglarda, ben size farklı açıdan film eleştirisi yaptım. Eğer işiniz yoksa az da paranız varsa “Soysuzlar Çetesi”ni bir daha izleyin derim bu eleştiriden sonra.

                                          CENGİZ MAÇOĞLU

“KAYIP SÖZ” VE OYA BAYDAR’IN BARIŞI

26/8/2009 · Kategori: edebiyat

         

   “Erguvan Kapısı” romanından sonra “Kayıp Söz”ü okumak iyi bir okur açısından ciddi bir fırsattır. Erguvan Kapısı’ndaki gizemli ve çok parçalı hayatlardan sonra çok daha yalın olaylar örgüsü ve karakterler okumayı daha da kolaylaştırmaktadır. Erguvan Kapısı’nda mitolojik-dinsel bir inanış, rastgele karşılaşmalar, gizemli ölümler, açlık grevleri vs. romanın akışına hareket katsa da yer yer çok karikatür davranışlar ve anlatımlarla karşılaşıyoruz. Oysa Kayıp Söz, bu karikatür figürlüğünü en aza indirmiş bir Oya Baydar romanı.

   Ankara Otogarı’nda (Bence buraya AŞTİ demeliydi. Çünkü AŞTİ daha romansı duruyor ve bu otogar da o kısaltma isimle bilinir.) Ömer Eren bir akşam vakti İstanbul’a dönme telaşındayken kaçık mı kaçak mı olduğu pek anlaşılmayan ileri yaşta bir kadının 1956 yılına ait sayıklamalarıyla karşılaşır. Yazar Ömer Eren’in ilk gel giti bu anda başlar. Az ötede asker uğurlama töreni esnasında genç bir kız vurulur. Ömer Eren’i hikayenin içine çeken olay bu vurulma anı. Ama yazacağı sözü kalmamış bir yazar için bu olay yeni bir başlangıç sayılacak ve bu ana kadar halı altına ittiği tüm yaşantıları yeniden belirecek orta yerde. Ömer Eren her ne kadar sözünü yitirmiş bir yazar olsa da geçmişinden kendisine miras romantik devrimci tutkular ve devrimin ona bahşettiği acıma, merhamet duygusu, onu sahip olduklarıyla hesaplaşmaya götürecektir. Çünkü ülkede devrimci dalga artık eskisi gibi romantik seyirde değildir, işte bir asker uğurlama esnasında kaza sonucu genç bir kızın vurulması olayı pek kimsenin dokunmayacağı bir mevzu olmuştur. Değil sokaklar, güvenliğin en üst düzeyde olduğu alanlar bile birileri için bayrak bezi altında her türlü kanun dışılığın yapılacağı alanlara dönüşmüştür. Birileri içinse tehlikenin gökten mi yoksa yerden mi geleceğinin belirsizliğine işarettir. Roman boyunca Ömer Eren bu girdabın içine girmiş ve çıkmaya da niyeti yoktur. Yer yer genel geçer yardımsever davranışlar, yer yer yazarlık kariyeri için yeni bir öykü bulma işi onu girdabın bir parçası haline getirmiştir. Eşi doktor Elif ve oğlu Deniz ile yaşadığı sorunları hep erteleye erteleye bambaşka bir gerçekle yüzleşmektedir. Kürt sorunu… Bir aydının penceresinden Kürt sorununa bakış… Ama şu var ki o ne yaşanılanlardan, acılardan yeni öyküler yaratarak yazarlığını palazlıyor ne de bilim insanı, hukuk insanı siyaset insanı pozlarıyla bu soruna çözüm öneriyor. O bu sorunun minik parçaları olan gerilla Mahmut ile köylü Zelal’in (otogarda vurulan kız, Mahmut da bir çatışmada gerilla birliğinden yaralanması sayesinde kopmuş ve Zelal ile tanışmış bir delikanlı,) dramına ortak olmuş bir yazar… ve kendisi de beyaz bir Türk olarak sorunun minik bir parçası olmuş durumda.

    Doktor Elif, gençlik yıllarında ilk deney çalışmaları esasında bir fareyi bile öldürdüğünde bunu korkunç bulmuş kibar, laboratuar aşığı, Nobel alacak ilk Türk kızı olma hayaliyle büyümüş ve büyüdükçe Nobel hayalleri dışında mutfaklara tıkılmaktan, örgü örmekten, hanım günlerine riayet etmekten nefret eden idealist bilim insanı adayı…Yazar Ömer Eren’in eşi… Norveç’te yaşayan fotoğrafçı Deniz’in annesi ve yine Norveç’te yaşayan küçük Björn’ün babaannesi…Öldürdüğü farelerin acısını “elindekilerini canlı olarak değil, kumaş parçası olarak düşün, bir deney hayvanı öldürmenin kaç çocuğun, kaç insanın, kaç hayvanın hayatını kurtarabileceğini düşün.” İç diyaloguyla gidermeye çalışan bir Profösör olmuştur artık. Romanın bir yerinden sonra Elif’in yolu batıya, Ömer Eren’in yolu Hakkari’ye düşer… Bu bir kopuş mudur? Bu bir birleşme midir? İki özel insanın özel yaşantıları açısından bakıldığında evet bir kopuş ama aynı iki insanın birilerini bulma isteği ise bir birleşme… Ömer Eren, gerilla Mahmut’un ailesini bulacaktır, Doktor Elif ise yıllardır Norveç’te yaşayan oğlu Deniz’i ve torunu Björn’ü…

    Deniz, ailesinin tüm yönlendirmelerine karşı fotoğrafçı olmak istemiş ve Norveçli ulla ile evlenmiştir. Ulla’yı bir sultan Ahmet gezisi sırasında bombalı saldırı sonucu kaybetmiştir. Ölüm Ulla’yı İstanbul’un en güzide mekanlarının birinde yakalamıştır. Deniz de yüzünden yaralanmış ve annesinin hayalindeki oğul olamayacağına dair annesini neredeyse ikna etmiştir. Irak işgali sırasında haber ajanslarına bol bol fotoğraf geçmektedir ama bazılarını saklı tutmaktadır. Norveç’e oğlunun yanına döner ve orda sakin bir kasaba hayatı yaşamak ister. Taa ki annesinin Norveç ziyareti sırasında Norveçli bir grup ırkçının annesine yaptığı saldırıya kadar. Deniz’in evi yanar bu saldırıda ve dünyanın hiç de güvenli bir yer olmadığını anlar, bela gelip sizi Norveç’te de buluyor bir şekilde. Irkçılık mı? Ankara otogarındaki hamaset neyse Norveç’teki saldırı da o… Belki de dünyayı yaşanabilir olmaktan çıkaran bu ırkçılık meselesidir. Ne hikmetse her ulusun ırkçısının hedefinde hep masumiyet vardır. Ve insanlık ırkçılık yüzünden masumiyetini kaybetmiştir. (Bu benim çıkarımım, ama karakterlerin yaşadığı olaylardan çıkardığım bir sonuç.) Oğul Björn açısından annesi Ulla bir masal prensesidir. Çoğu zaman prensesin ya bir kasaba bayramında ya da bir yılbaşı gecesinde geleceğini düşünerekten dirsek çürütür. Oğul Björn, baba Deniz de artık bu Kürt sorununun bir parçası… Annesi, Sultan Ahmet’te Kürt intihar bombacısı bir kızın eylemi sonucu yitmiştir ve o günün birinde geldiğinde yeryüzüne barış gelecektir.

   Mahmut, tıp fakültesinde okurken Kürt olmanın, sosyalist olmanın düzenle tüm çelişkilerini birebir yaşamış ve günün birinde gerilla saflarına katılmıştır. Ama gerilla da onun hayal ettiği bir dünya değildir, sürekli başka çözümler için içten içe kafa yoran bir savaşçı olmuştur olmasına da örgüt içi uygulamalara tanık olmuş bir çatışma sonrası kırsalda Zelal ile karşılaşmıştır. Mahmut onur ve ihanet arasında bir çizgidedir de… Kürdistan’da tüm yaşam bu iki kavrama indirgenmiştir, onur ve ihanet, direniş ve ihanet.. İkisi arasında yaşama şansınız yoktur, düşman güçler bu kavramlarla ayakta durmakta ve ne yazık ki ikisinin de felsefesinde öldürme eylemin kutsallaştırılması yatar. Zelal ise kadın olmasının ayrıca bir yüküyle korkunç bir handikabın eşliğinde ve yaşadığı bölgeden uzaklaşıp Mahmut ile bir kıyı kasabasında mutlu yaşama hayali kurarken huzursuzluk bir asker uğurlama töreni esnasında kendisini bulur, kader midir? Değildir elbette, her birimizin bir dönem her an yaşayabileceği bir gerçektir. Bir milli maç sonrası sokağın birinde linç edilebilirsiniz de, üniversitede Kürt bir öğrenciyseniz bir takip sonrası bıçaklanabilirsiniz de, bir çatışma sonrası öldürülmüş askerlerin intikamı adına eviniz taşlanabilir de… İşte Zelal’i kurşun ve hamaset otogarda hayallerinin peşinden sürüklenirken buluyor. Ya Mesut’a ne demeli? (Zelal’in itirafçı abisi) işte bu da devletin makbul Kürt karakteri, bir dönem gerillada savaşacaksınız, bir süre sonra yorulup kaçacaksınız ve devletin size bahşettiği tek yaşama şansı tüm değerlerinize en pervasız şekilde saldırmanız olacaktır. Bunun dışında bir şansınız yoktur ya ölüsünüz ya da hapishanelerde ömrünün sonuna kadar bir mahkum. İstihbarat görevlileriyle köyünüze döner, devlet timlerinin size sağladığı destekle köylünüze işkence yapar, dün gece köye gelen (gelmeyen) gerilla grubu hakkında bilgi almak istersiniz, Devlet bunun için size ekonomik destek de sunmaz, sizi teslim almışken işe yerleştirmez, uyuşturucu satmanızın, çete kurmanızın yolları açılmıştır ve alabildiğine hain vardır memlekette, sonra da ver elini çete soruşturması ve ilk aklananlar subaylarken siz itirafçı halinizle ilk cezayı alacaklar arsındasınız… Bu da makbul Kürt profili savaş koşullarında. Mesut romanın sonuna doğru kız kardeşi Zelal’i vurmaya giderken özel bir hastane odasında, yanlışlıkla yaşlı bir kadını vurur… Dedim ya düşürülmüşlüğün sınırı yoktur, geçmişine tüfekle saldıran biri geleceğini uçaklarla bombardımana tabi tutmuştur.

   Jiyan, romandaki en gizemli en özel kadın olarak görünmesine rağmen aydın Kürt kadınının sıra dışı bir profilidir. Kaygıları olan biridir, yaşamaya tutkundur, güzeldir, romanın yazar tarafından en hoş anlatılan ve bence en başarılı anlatılan karakteridir. Ömer Eren ile aşk yaşar ve Ömer’in melankolik aşkının da objesidir. Hakkında bilinenler, bilinmeyenlerine karşın son derece mütevazi bir eczacıdır. Onu gizemli kılan Ömer Eren’in melankolik-romantik kişiliğidir. Devlet ve örgüt çıkmazında barış kadınıdır aynı zamanda.

    Mahmut’u çok karikatüristik bulmam dışında Oya Baydar, bu romanıyla kendi Barış tezini kurmuştur. Yararlanmak isteyenlere enfes bir kitap…
                                  CENGİZ MAÇOĞLU

« Önceki ::