“KAYIP SÖZ” VE OYA BAYDAR’IN BARIŞI

         

   “Erguvan Kapısı” romanından sonra “Kayıp Söz”ü okumak iyi bir okur açısından ciddi bir fırsattır. Erguvan Kapısı’ndaki gizemli ve çok parçalı hayatlardan sonra çok daha yalın olaylar örgüsü ve karakterler okumayı daha da kolaylaştırmaktadır. Erguvan Kapısı’nda mitolojik-dinsel bir inanış, rastgele karşılaşmalar, gizemli ölümler, açlık grevleri vs. romanın akışına hareket katsa da yer yer çok karikatür davranışlar ve anlatımlarla karşılaşıyoruz. Oysa Kayıp Söz, bu karikatür figürlüğünü en aza indirmiş bir Oya Baydar romanı.

   Ankara Otogarı’nda (Bence buraya AŞTİ demeliydi. Çünkü AŞTİ daha romansı duruyor ve bu otogar da o kısaltma isimle bilinir.) Ömer Eren bir akşam vakti İstanbul’a dönme telaşındayken kaçık mı kaçak mı olduğu pek anlaşılmayan ileri yaşta bir kadının 1956 yılına ait sayıklamalarıyla karşılaşır. Yazar Ömer Eren’in ilk gel giti bu anda başlar. Az ötede asker uğurlama töreni esnasında genç bir kız vurulur. Ömer Eren’i hikayenin içine çeken olay bu vurulma anı. Ama yazacağı sözü kalmamış bir yazar için bu olay yeni bir başlangıç sayılacak ve bu ana kadar halı altına ittiği tüm yaşantıları yeniden belirecek orta yerde. Ömer Eren her ne kadar sözünü yitirmiş bir yazar olsa da geçmişinden kendisine miras romantik devrimci tutkular ve devrimin ona bahşettiği acıma, merhamet duygusu, onu sahip olduklarıyla hesaplaşmaya götürecektir. Çünkü ülkede devrimci dalga artık eskisi gibi romantik seyirde değildir, işte bir asker uğurlama esnasında kaza sonucu genç bir kızın vurulması olayı pek kimsenin dokunmayacağı bir mevzu olmuştur. Değil sokaklar, güvenliğin en üst düzeyde olduğu alanlar bile birileri için bayrak bezi altında her türlü kanun dışılığın yapılacağı alanlara dönüşmüştür. Birileri içinse tehlikenin gökten mi yoksa yerden mi geleceğinin belirsizliğine işarettir. Roman boyunca Ömer Eren bu girdabın içine girmiş ve çıkmaya da niyeti yoktur. Yer yer genel geçer yardımsever davranışlar, yer yer yazarlık kariyeri için yeni bir öykü bulma işi onu girdabın bir parçası haline getirmiştir. Eşi doktor Elif ve oğlu Deniz ile yaşadığı sorunları hep erteleye erteleye bambaşka bir gerçekle yüzleşmektedir. Kürt sorunu… Bir aydının penceresinden Kürt sorununa bakış… Ama şu var ki o ne yaşanılanlardan, acılardan yeni öyküler yaratarak yazarlığını palazlıyor ne de bilim insanı, hukuk insanı siyaset insanı pozlarıyla bu soruna çözüm öneriyor. O bu sorunun minik parçaları olan gerilla Mahmut ile köylü Zelal’in (otogarda vurulan kız, Mahmut da bir çatışmada gerilla birliğinden yaralanması sayesinde kopmuş ve Zelal ile tanışmış bir delikanlı,) dramına ortak olmuş bir yazar… ve kendisi de beyaz bir Türk olarak sorunun minik bir parçası olmuş durumda.

    Doktor Elif, gençlik yıllarında ilk deney çalışmaları esasında bir fareyi bile öldürdüğünde bunu korkunç bulmuş kibar, laboratuar aşığı, Nobel alacak ilk Türk kızı olma hayaliyle büyümüş ve büyüdükçe Nobel hayalleri dışında mutfaklara tıkılmaktan, örgü örmekten, hanım günlerine riayet etmekten nefret eden idealist bilim insanı adayı…Yazar Ömer Eren’in eşi… Norveç’te yaşayan fotoğrafçı Deniz’in annesi ve yine Norveç’te yaşayan küçük Björn’ün babaannesi…Öldürdüğü farelerin acısını “elindekilerini canlı olarak değil, kumaş parçası olarak düşün, bir deney hayvanı öldürmenin kaç çocuğun, kaç insanın, kaç hayvanın hayatını kurtarabileceğini düşün.” İç diyaloguyla gidermeye çalışan bir Profösör olmuştur artık. Romanın bir yerinden sonra Elif’in yolu batıya, Ömer Eren’in yolu Hakkari’ye düşer… Bu bir kopuş mudur? Bu bir birleşme midir? İki özel insanın özel yaşantıları açısından bakıldığında evet bir kopuş ama aynı iki insanın birilerini bulma isteği ise bir birleşme… Ömer Eren, gerilla Mahmut’un ailesini bulacaktır, Doktor Elif ise yıllardır Norveç’te yaşayan oğlu Deniz’i ve torunu Björn’ü…

    Deniz, ailesinin tüm yönlendirmelerine karşı fotoğrafçı olmak istemiş ve Norveçli ulla ile evlenmiştir. Ulla’yı bir sultan Ahmet gezisi sırasında bombalı saldırı sonucu kaybetmiştir. Ölüm Ulla’yı İstanbul’un en güzide mekanlarının birinde yakalamıştır. Deniz de yüzünden yaralanmış ve annesinin hayalindeki oğul olamayacağına dair annesini neredeyse ikna etmiştir. Irak işgali sırasında haber ajanslarına bol bol fotoğraf geçmektedir ama bazılarını saklı tutmaktadır. Norveç’e oğlunun yanına döner ve orda sakin bir kasaba hayatı yaşamak ister. Taa ki annesinin Norveç ziyareti sırasında Norveçli bir grup ırkçının annesine yaptığı saldırıya kadar. Deniz’in evi yanar bu saldırıda ve dünyanın hiç de güvenli bir yer olmadığını anlar, bela gelip sizi Norveç’te de buluyor bir şekilde. Irkçılık mı? Ankara otogarındaki hamaset neyse Norveç’teki saldırı da o… Belki de dünyayı yaşanabilir olmaktan çıkaran bu ırkçılık meselesidir. Ne hikmetse her ulusun ırkçısının hedefinde hep masumiyet vardır. Ve insanlık ırkçılık yüzünden masumiyetini kaybetmiştir. (Bu benim çıkarımım, ama karakterlerin yaşadığı olaylardan çıkardığım bir sonuç.) Oğul Björn açısından annesi Ulla bir masal prensesidir. Çoğu zaman prensesin ya bir kasaba bayramında ya da bir yılbaşı gecesinde geleceğini düşünerekten dirsek çürütür. Oğul Björn, baba Deniz de artık bu Kürt sorununun bir parçası… Annesi, Sultan Ahmet’te Kürt intihar bombacısı bir kızın eylemi sonucu yitmiştir ve o günün birinde geldiğinde yeryüzüne barış gelecektir.

   Mahmut, tıp fakültesinde okurken Kürt olmanın, sosyalist olmanın düzenle tüm çelişkilerini birebir yaşamış ve günün birinde gerilla saflarına katılmıştır. Ama gerilla da onun hayal ettiği bir dünya değildir, sürekli başka çözümler için içten içe kafa yoran bir savaşçı olmuştur olmasına da örgüt içi uygulamalara tanık olmuş bir çatışma sonrası kırsalda Zelal ile karşılaşmıştır. Mahmut onur ve ihanet arasında bir çizgidedir de… Kürdistan’da tüm yaşam bu iki kavrama indirgenmiştir, onur ve ihanet, direniş ve ihanet.. İkisi arasında yaşama şansınız yoktur, düşman güçler bu kavramlarla ayakta durmakta ve ne yazık ki ikisinin de felsefesinde öldürme eylemin kutsallaştırılması yatar. Zelal ise kadın olmasının ayrıca bir yüküyle korkunç bir handikabın eşliğinde ve yaşadığı bölgeden uzaklaşıp Mahmut ile bir kıyı kasabasında mutlu yaşama hayali kurarken huzursuzluk bir asker uğurlama töreni esnasında kendisini bulur, kader midir? Değildir elbette, her birimizin bir dönem her an yaşayabileceği bir gerçektir. Bir milli maç sonrası sokağın birinde linç edilebilirsiniz de, üniversitede Kürt bir öğrenciyseniz bir takip sonrası bıçaklanabilirsiniz de, bir çatışma sonrası öldürülmüş askerlerin intikamı adına eviniz taşlanabilir de… İşte Zelal’i kurşun ve hamaset otogarda hayallerinin peşinden sürüklenirken buluyor. Ya Mesut’a ne demeli? (Zelal’in itirafçı abisi) işte bu da devletin makbul Kürt karakteri, bir dönem gerillada savaşacaksınız, bir süre sonra yorulup kaçacaksınız ve devletin size bahşettiği tek yaşama şansı tüm değerlerinize en pervasız şekilde saldırmanız olacaktır. Bunun dışında bir şansınız yoktur ya ölüsünüz ya da hapishanelerde ömrünün sonuna kadar bir mahkum. İstihbarat görevlileriyle köyünüze döner, devlet timlerinin size sağladığı destekle köylünüze işkence yapar, dün gece köye gelen (gelmeyen) gerilla grubu hakkında bilgi almak istersiniz, Devlet bunun için size ekonomik destek de sunmaz, sizi teslim almışken işe yerleştirmez, uyuşturucu satmanızın, çete kurmanızın yolları açılmıştır ve alabildiğine hain vardır memlekette, sonra da ver elini çete soruşturması ve ilk aklananlar subaylarken siz itirafçı halinizle ilk cezayı alacaklar arsındasınız… Bu da makbul Kürt profili savaş koşullarında. Mesut romanın sonuna doğru kız kardeşi Zelal’i vurmaya giderken özel bir hastane odasında, yanlışlıkla yaşlı bir kadını vurur… Dedim ya düşürülmüşlüğün sınırı yoktur, geçmişine tüfekle saldıran biri geleceğini uçaklarla bombardımana tabi tutmuştur.

   Jiyan, romandaki en gizemli en özel kadın olarak görünmesine rağmen aydın Kürt kadınının sıra dışı bir profilidir. Kaygıları olan biridir, yaşamaya tutkundur, güzeldir, romanın yazar tarafından en hoş anlatılan ve bence en başarılı anlatılan karakteridir. Ömer Eren ile aşk yaşar ve Ömer’in melankolik aşkının da objesidir. Hakkında bilinenler, bilinmeyenlerine karşın son derece mütevazi bir eczacıdır. Onu gizemli kılan Ömer Eren’in melankolik-romantik kişiliğidir. Devlet ve örgüt çıkmazında barış kadınıdır aynı zamanda.

    Mahmut’u çok karikatüristik bulmam dışında Oya Baydar, bu romanıyla kendi Barış tezini kurmuştur. Yararlanmak isteyenlere enfes bir kitap…
                              

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !