OKUMA ÜZERİNE NOTLAR; ELEŞTİREL OKUMA

    Okuma, genel bir eylemin adı olmasına rağmen ben daha çok metin okuma, metin anlama ve metin eleştirme işine değineceğim. “Eleştirel okuma nedir, ne değildir?” Montaigne, “Dayanamadım okudum.” der. Montaigne’in denemelerini okuyanlarımız belki hatırlar; günlük alışkanlıklarımızdan tutalım da önemli insanlık sorunları üzerine yazarken hep okuduklarının birikimini görürüz Montaigne’de…Bu bilgenin bildiğimiz ve günümüze gelen tek kitabı da “Denemeler” adlı eseridir. Yazarın, “ kendi dışına çıkma"  diye adlandırdığı okuma etkinliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

    Belki de okuma eyleminin anahtarı bu “kendi dışına çıkma” eyleminin ta kendisidir. Okumayı aşk haline getirmek de insanın kendi dışına çıkmasının bir ifadesi olsa gerek. O halde kitap okumak bir tür şevkle yapılan gezidir. Ağaçların, çiçeklerin, böceklerin, suların kaynaştığı bir bahçeye gittiğinizde ne hissediyorsanız yeni bir kitapla tanıştığınızda da onu hissederseniz. Ama şu var ki yabancısı olduğunuz bu enfes bahçeye ikinci defa gittiğinizde artık gözünüz çokça ağaç, çiçekten ziyade daha alımlı, daha çekici rengarenk birkaç nergis, birkaç sümbül, bir de meyvesine hamile vişne ağaçlarının, Cehov’un benzetmesiyle “ bir gelin gibi beyaza bürünmüş vişne ağaçlarının mayıs ayındaki görünümü” size çekici gelecektir. Montaigne, bu sırrı keşfetmiş ki dönüp dolaşıp tekrar tekrar okumuştur aynı eseri. Sabahattin EYUBOĞLU, Montaigne’in hocası Sokrates'i Platon’dan daha iyi anladığını iddia eder, çok da haklıdır. Bu; sabırla, inatla, zevkle, neşeyle her sabah uyanıp az önce bahsettiğim bahçeye gitmeye benzer. Her defasında yenilenen düşüncelerle… Bunca cümleyi eleştirel okumanın “ Bir metnin içeriğini, üslubunu ya da yazarını sadece olumsuzlamak” olmadığını belirtmek için yazdım.

    İyi de Montaigne, yazılarında devrime, yeniliğe, yıkıcılığa karşı sözler etmiştir, o halde aydınlanma karşıtı biridir.”diye itiraz edilebilir. Ne yalan söyleyeyim,  bende de böyle bir itiraz gelişmişti. İlk etapta bilge insanların “bir gül yaprağı kadar nazik” ruh haline verdim. Ama kesinlikle şunu anladım ki karşı olunan şey yenilik ya da devrim değil, karışıklıktır. Karışıklığı da bir yere kadar kabul edilebilir görmesine rağmen neredeyse kıyameti aratmayan Avrupa’daki baş döndürücü gelişmeler ve çatışmalar karşısında hümanist yanını ortaya koymuştur. Tolstoy için de böyle bir tespitte bulunsam sanırım, yanılmış olmam. Yine krallığa ve kiliseye karşı geliştirdiği bağlılık ve saygıyı da yazdığı “Denemeler” ile yerle bir etmiştir. Çok garip bir şekilde Denemeler, aynı zamanda aydınlanma düşüncesinin gericiliğe karşı en keskin kılıç işlevini görmüştür. Ömrümüz boyunca bir düzene karşı böyle bir ironi tasarlasak sanırım hakkından gelemeyiz.

    “Bir metinde içtenlik, alçakgönüllülük olmak zorunda mı? Okurların bir yazara ya da metne çok hoş,çok içten yazılmış, deme hakkı var mı?”Yazının başında "kendi dışına çıkma" eyleminden söz ettim. Belki ilk etapta bu içtenlik, samimiyet bir yazar sorunu gibi görünse de biz okurlar için temel sorun, metnin içeriğiyle özdeşlik kurmaktır. Zizek’göre, (1) özdeşlik kurmak, imgesel ve simgesel özdeşleşme  “kendi kendimize hoş görünmek isteğimizle, olmak istediğimiz şey” arasındaki ilişkidir. Bir tür ego dışavurumudur. Şişirilmek istenen egodur. Belki de Zizek, her okuduğumuz romanın ak pak kahramanı ya da bir şiirin idealize edilmiş kadını olma isteğimizi böylesi bir psikanalist ifadeyle açmıştır. Okuma eyleminde bu paradoksu ihmal etmek bir süre sonra okumayı sıkıcı hale, çekilmez hale getirebilir. Şöyle ki; Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı olma isteğiyle aslında kendi değersizliğimizi teşhir etmiş oluyoruz. Savaş koşullarında belki de son derece subjektiv niyetlerle yaratılmış kurmaca bir tip karşısında kendi toplumsal konumumuzu ya da şartlarımızı iyi analiz edemiyoruz demek. Yine, Sabahattin Ali severlerin Kuyucaklı Yusuf ile özdeşlik kurmaları da okurlar açısından bir problem olarak gösterilebilir. Lise yıllarımda Nikolay Ostrovski’nin (2)“Ve Çeliğe Su Verildi” adlı romanını okumuştum. Sosyalist öğretiye gönül veren gençlerin neredeyse başucu kitabı. Ana karakter Pavel Korçagin’in davranışlarını taklit etmeye kadar gitmiş, iyi bir devrimci olmanın neredeyse temel kriterlerini onda bulmuştum. Bu giderek beni çelişkili davranmaya, arkadaşlarımın davranışlarını yadırgamaya kadar götürmüştü. Ostrovski’den söz açılmışken, açık bir otobiyografi romanı yazmıştır diyelim. Bana öyle geliyor ki Sovyet Yazarlar Sendikası’nın Stalinci çizgisinin ısmarlama romanıdır. Kötülüklerden arınmış, ilkel birliktelik dürtüsüyle ama dürüst biri olarak somutlaşan Pavel’in kişiliği, baştan sona devrim için fedakar olmayı, tüm varlığından vazgeçmeyi öğütler.. Şimdi sorun, otobiyografik bir romanda kendisi de devrimci eylemlerde bulunmuş bir yazarın Pavel üzerinden kendini anlatması ne kadar tutarlı olur, sorunudur. Türklerin ulusal edebiyatında da buna benzer romanlar, öyküler, şiirler çoğunluktadır. Ömer Seyfettin’in bu konudaki eleştirel okunmaları için Halil Berktay’ın Taraf gazetesindeki yazılarını önerebilirim. Bir ideolojinin tarihsel kökeni ve çerçevesinin ötesine taşınmasında, sanat ve edebiyat çok etkili. Bir insanlık ânını alıp zamanın dışına çıkarıyorsunuz. Mehmet Âkif 1915’te “Çanakkale Şehitleri”ni yazdı, 1921’de İstiklal Marşı sözlerini. Birincisi hayli somuttur: Boğaz Harbi, Marmara, donanma, bomba şimşekleri, siper, nefer, binlerce lağam, sayısız tayyare, gülle yağan mermiler, çelik tabyalar, alevden seller yer yer manzum röportaj havası yaratır (ve şiiriyeti aşağı çeker). İkincisi ise, aynı deneyimi çok daha soyut ifadelerle başı sonu belirsiz bir tarihe yayar, konjonktürü kalıcı kılar: alsancak ve en son ocak, hürriyetimize zincir vuracaklar, Garbın çelik zırhlı duvarları, medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar. Onun için her “Korkma sönmez”de 20. yüzyılın ilk çeyreğini bugünmüş gibi duyumsar; bitmek bilmeyen “mazlum ulus”luğumuzu yeniden yaşarız. Zaten budur istenen. Aynı şekilde, 2002-2007’de ulusalcılık törenlerinin odağındaki Onuncu Yıl Marşı bizi tekrar, “bütün dünyanın saydığı Başkumandan” dönemine götürür. “Bütün başlardan üstünlük” inancımızı pekiştirir. Cumhuriyet’in erken aşamalarının tartışılmaz, karşı konulmaz ideolojik hegemonyasını restore eder.” Halil Berktay hoca, sanırım demek istediğimi en net biçimiyle ortaya koymuştur. İçtenlik dediğimiz şey, sakın ideolojik-politik ısmarlamalar olmasın? Kuyucaklı Yusuf belki batılılaşma tezlerine karşı eleştirel, gerçekçi bir tiptir, ama sonuçta onun da zorbalığı meşru kılmak isteyen bir yanı vardır.

    İşte öğretmenlerimizin en çekilmez öğütleri “Çocuklar kitap okuyunuz, özetleyiniz, okumak insanı medeni kılar.” Aslında bir kitabın insanı medeni kılması, aydınlatması gibi iddiası yoktur. Az evvel sözünü ettiğimiz ısmarlamacılığın böyle bir işlevi vardır, ama bu işlev giderek karşıtını geliştirmektedir. Sovyet dönemlerinin Ostrovski hayranı çocukları, yakın zamanda, kaçakçılığa, insan tacirliğine ve envayi suça bulaştılar. Yine bizim Cumhuriyet döneminin “aydınca düşünen iyi çocukları, aynı tür edebiyat ve metinlerle büyüdüler, ama giderek toplumsal ve siyasi suçların Ergenekon’una dönüştüler. Yine ilmihal ve İslami metinlerindeki çocukların durumu da… Oysa tüm bu yazar egolarının, kaygılarının dışında kalan pek çok yazar( Turgenyev, Puşkin, Cehov, Cemal Süreya, Edip Cansever, Sait Faik ve onlarcası) daha nitelikli eserler verebilmiştir. Fakülte yıllarımda Sait Faik için İngiliz taklitçisi ve eş cinsel diyen hocalarımı da aslında eleştiri konusu yapmak isterdim… Bu paragrafın son cümlesi de sağcı ideolojilerin nasihat konusundaki becerikli tarafını lanetlemek olsun.

                                    

    Dipnotlar:

1. Slavoj Zizek: Sloven Marksist sosyolog, filozof ve kültür eleştirmeni.

Ljubljana, Slovenya'da (o tarihte Yugoslavya'nın bir bölümüydü) doğdu. Felsefe doktorasını Ljubljana'da aldı ve Paris Üniversitesi'nde Psikanaliz eğitimi gördü. Batı ülkeleri tarafından saygı görmesinden ötürü sosyalist Yugoslavya'da fazla baskıya maruz kalmadığını belirtmektedir. 1990 yılında Slovenya Cumhuriyeti Başkanlığı için Slovenya Liberal Demokrat Partisi'nin adayıydı.

Žižek popüler kültürün yeniden okunmasında Jacques Lacan'ın çalışmalarını kullanmasıyla ünlüdür. (Google bilgisi)

2. Nikolay Ostrovski: Rus dramaturg ve oyun yazarı (1823-1886)

 

 

                                  BLOG OKURLARIMA

      Blog okurları derken en başında değerli yorumları ve katkılarıyla Bestenegar adlı okurum gelir. Yazılarımı eleştirmen titizliğiyle okuyup irdeleyen hem öznel düşünceleri hem de bu düşüncelerini destekleyen alıntılarıyla nazarımda özel bir okuyucudur. Sabrı ve inatla blogumu takip etmesi de bana heyecan vermektedir. Kendisinin sinema konusundaki birikimlerinden de yararlandım. Halk Düşmanları adlı filme yönelik yaptığı eleştiri hem blog okurlarınca hem de nezdimde önemli beğeni kazanmıştır. Blogumda ulvi amaç taşamdığımı belirtmek isterim. Kimi zaman okuduğum gazetelerdeki tek tipliğe, kimi zaman da yaşamımızın her alanını neredeyse işgal eden, restore edilmiş güya aydın, güya yazar, güya siyasetçi kişiliklerin fazlalığına ve gereksizliğine işaret ettim. Kaygısızm, daha çok yorum ve eleştiri beklediğimi de belirtmeden geçemeyeceğim.

     Martı adlı okuruma; sanırım yukarıdaki yazı neler okuyabileceğiniz ve nasıl okumanız gerektiği hakkında referans oluşturmuştur. Ayrıca beğeniden ziyade kendi düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi de yazarsanız sanırım bir tartışma platformu yakalyacağız.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !