SAVAŞIN EDEBİYATI; IRKÇILIK, CİNSELLİK

      

 

     Norman Mailer’in eskiden okuduğum bir romanı vardı. (Artık okumaya üşeniyorum, okumak bana günlük saplantılarım, işsizliğimle alay etmek, boş zamanlarımın önemli bölümünde Simon De Beauvoır kalçalarını düşünmek kadar haz vermiyor. Bunun herhangi bir toplumsal koşulla ilgisi yoktur. Bu, benim hanzoluğum) Norman Mailer’in “Çıplak ve Ölü”sünden söz ediyordum. (Bu arada Norman Mailer’in Vietnam Savaşı karşıtı gösterilere katıldığını falan Kate Millet’in bir eserinden öğreniyorum, oysa bu barışçıl kimliğinin altında çokça eleştirdiği Amerikan şizofrenyası yatarmış.) Neyse konumuz Amerikan şizofrenyasından  ziyade “kahraman” kültüyle yaratılan ırkçı, hasta ve kadın düşmanı karakterlerin edebiyatı…Sözünü ettiğim romandaki kahramanımız Çavuş Croft (lara Croft’un bu karakterin tersi olup olmadığı hakkında bilgim yoktur.) Croft’un yaşamının büyük bir bölümü öfke içinde geçer. (Muhtemelen ebeveyn ayrılığı ya da kız kardeşi falan Los Encilis’ta oruspu olmuştur.) ABD’li sendika düşmanlarının kışkırtmasıyla büyük kriz döneminde delikanlı Croft, grevci bir işçiyi öldürürken, onun ölümünü bir köpeğin can vermesini izlemesi zevkiyle izler. Croft için 1932’de greve giden bir işçi köpek sürüsü gibi kuyruksallayan bir oruspudan farksızdır. (Günümüz Türk ırkçılarının Kürtlere düşmanlığını sergiledikleri durumlarda, Kürt kadınlarının epilasyon özürlü kıllı yaratıklar olduğu, bir dişi köpek gibi doğurgan olduğu repliği sanırım tam da şu bölümde belirtilmeli.) Filipinlerde lojisitik destekten yoksun kalan Japonlar, artık Çavuş Croft için bir bayram arifesi gibidir. ( Türk ordusu ve PKK arasındaki çatışmalarda kulak kesen, kesik kulak biriktiren, cinsel organ kesen gerilla ve askerlerin de ruh halleri bu bölümde hatırlanmalıdır) Croft, bir tutsağı kurşuna dizerken içindeki enerji yıkıcı ve öldürücü bir patlayıcıya dönüşmüştür. Kendi kendine bir dünya kuruyor, bu dünyanın anlı şanlı bir kahramanı oluyor. Croft’un tüm hakaretleri kadın zayıflığı üzerinedir. Tüfeği tutukluluk yaptığında “kocakarı kılıklı tüfek”; alt rütbelilere hakaret ettiğinde “Allahın belası kadın sürüsü.”; düşman esirlere hakaret ettiğinde “sizi oruspu kılıklı paravanlar” gibi ifadelerle hayat bulan militarist bir güç vardır. Tabi bir süre sonra öğreniyoruz ki Croft’un bu eril ve ırkçı eğilimlerine sebep cinsel öfkedir. Eşi aldatmıştır bu herifi. (Eşinin bir Japon’la veya Kızılderili’yle aldatıp aldatmadığını tam hatırlamıyorum.)

   Croft bütün romanda faşizmin adeta kişilik olarak somutlaşmış halidir. Aslında bunu yetiştiren bir de General Cummings vardır ki aşk hakkındaki düşünceleri bizim yerli faşistlere örnek mahiyetindedir: “Kadını dize getirmeli, kadına boyun eğdirilmeli, ve onu parça parça etmeli.” Artık düşman kadının koca bir vajinasıdır ve erkeklik organı bu vajinanın içinde hedef arayan bir mermidir…Mailer, psikopat bir “kahraman” yaratmanın gururuyla vatansever Croft’u Amerikalılara müjdeler.  Kitabın son bölümleri alışılagelen vatanseverlik edebiyatından başka bir şey değildir. Norman Mailler sanırım hayranlıkla böyle bir karakter yarattı. Özel yaşantısındaki  bocalamalar bunu kanıtlar nitelikte. (Hangi eski subayı, savaşçıyı herhangi bir suçtan alın sorgulayın size ilk söyleyeceği şey kesinlikle vatansever olduğudur. Biraz daha sorgulayın bunun zorunlu olduğunu kanıtlamaya çalışır, kanıtladığına sizi inandırmazsa intihar eder…  Haklı mıyım acaba? Bu arada bunların intiharı Nilgün Maramara gibi ya da Plath gibi duygulardan değil; ölümlerinden sonra faşizmi daha güçlendirme eğilimidir.)

  Mailer, Cavuş Croft’u sarıp sarmalayan şiddetin, saldırganlığın ve ırkçılığın aslında hepimizi saran yüce bir duygu olduğunu bizi inandırmaya çalışıyor. ( Burada da Abdullah Öcalan ve PKK algısının yarattığı travmanın nasıl Çavuş CRoft’unkine benzediğini belirtmekte fayda görüyorum. “Onu bize versinler her gün bir parçasını keselim.” “PKKlileri, onların meclisteki işbirlikçilerini asalım ,keselim; kadın milletvekillerine tecavüz edelim” buna benzer onlarca örnek verebiliriz. Vatanseverlik…)

  Neyse sözü fazla uzatmadan bir generalin repliğiyle sonuçtan bir önceki paragrafı da yazayım:

“Ailelerinize kanla süslenmiş kol saatleri ve madalyalar getirin… Tabancam… Savaş… Ceplerinizde teröristlerin kulakları ve resimleri olsun istiyorum. Saçlarınızda briyantini, sikinizde  kurdele olsun istiyorum. Gözleriniz çakı gibi delip geçmeli… Savaş bir fahişenin en masum haline en erkek yanımızla saldırmaktır. Düşmanı eğmeli, onu bir fahişeye çevirmeli… Arabamı yıka Mehmet’im, operasyona çıkınca sırt çantamı taşı, Mehmet’im; Siz erat, geceden sırtınızdaki yirmişer kilo yükle dağ bayır  tırmanın, siz ki tarihe hükmetmiş, Çin Sed’ine kadar dayanmış bir neslin evlatlarısınız... Ne mutlu Türküm diyene yazan her tepede sevişmek istiyorum. Zafere uyanın, asla uymayın,  uyursanız ölürsünüz;asla barışmayın, barışırsanız da ölürsünüz…” ve uzayıp gider.

      Ertesi gün Mehmet!in kadın annesi ağlar, dövünür durur, oysa dün general, öldürmenin bir kadını düzmek kadar zevkli olduğundan söz etmişti.

                                          

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !